2 Mart 2015 Pazartesi

                                                                 İstanbul’un Halleri
  B
ir aşka tutuşmuştum ve aklımdaydı.Esas istediğim de bu oyunu oynamaktı,kazanmak değil.Bu yüzden de devamlı hatırlatıyordum ona.
               
                İki kıta, bir cami,bir köprü,bir emektar iskele ,bir de ben vardık vardık ilk bakışta.Etrafa şöyle bir göz atınca az ilerimdeki Salı görüverdim.Dikkat çekmek isteyen  çocuk edasıyla bir sağa bir sola sallanıyordu.Her defasında üzerindeki kırmızı ve yeşil çizgilere kadar batıyor sonra kararını aniden değiştirmiş gibi dişer tarafa yatıyordu. Üzerimizde uçuşan kuşlar da doğanın bu tabloya cömertçe sunduğu hediyeleriydi herhalde.
                Yere konmuş, o günkü rızkını arayan kuşları kovalamaya çalışan çocukların neşeli seslerini fark ettim birden.Biraz onlara baktım.Hiçbir şeyin farkında olmayan,nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen bu küçük insanları seyrettim  uzun sayılabilecek bir vakit. 
Kuşlara doğru yürüyorlar ,kuşlar korkup kaçınca da neşeli bir çığluk atıp ellerini çırpıyorlardı.Onlar eğlendikçe çocukları o an için neşesi olmuş aileler de mutlu oluyorlardı.
                El ele tutuşmuş sevgililer çarptı gözüme sonra.Kimi çay içiyor,kimi sohbet ediyor kimi de öyle aylak aylak gezerken içinde bulunduğu anın tadını sonuna kadar çıkartmaya çalışıyordu.
                Hiç beklemediğim bir anda müezzinin ezana başlamasıyla kendime geldim.Neşeli küçük çocukların kovalamaya çalıştığı ama artık insanlara alıştığı için sadece yürüyerek yer değiştiren kuşlar da ezan sesiyle irkildilar.Orada bulunan yaşlıcalardan birkaçı camiye doğru yöneldi.Çocukların aileleri de artık gitmeleri gerektiğini söylediler birbirlerine ama çocuklar gitmek istemedikleri için beş dakika daha orda kalmaya karar verdiler.Korkup uçan kuşlar  tekrar geri gelip kaldıkları yerden devam ediyorlardı rızıklarını aramaya.Ebeveynleri bu defa izin vermediler çocuklarına kuşlara hunharca davranmaları için.Bunu üzerine canı sıkılan çocuğu oradan ayrılmaya ikna etmek çok daha kolay oldu.
                Rüzgar kızmış da hıncını alıyormuş gibi daha da sert esmeye başladı.Önümdeki sandal öyle bir sallanıyordu ki su almasına ramak kalmıştı.Benim de içimi alan ürpermeye karşı hırkamın fermuarını çektim .
                Sevgililere,evde yapacak bir şeyler bulamadıkları için sabahtan akşama kadar okey taşlarını şıngırdatan,arkamda oyun oynayan insanları süzdüm.onlar da benim farkıma vardılar çok geçmeden.
                Ben diğer insanlarla ilgilenirken camide akşam namazı kılınıp  bitmişti.Caminin müdavimleri camiden aheste ahesta çıkarken ibadetlerini etmenin ve yaradana olan borçlarını anında ödemenin verdiği huzuru yüzlerine yansıtmışlardı bile.Huzurtla sarılı bu görüntü çok da uzun sürmedi.Ahali hararetle tartışarak ayrıldı caminin çevresinden.Ya iamama kızmışlardır dedim kendi kendime ya da belediye başkanını çekiştiriyorlardır.
Karnımın acıktığını hissediyordum.
Akşam ezanından sonra uzak diyarlara gitmeyi planlayan güneş hazırlıklarını tamamlayıp ortaluığı kızıla boyarken beni de bir hüzün aldı ki sormayın.Asya’nın en uzak yerlerine baktım daha da uzaktakileri düşünerek.Sonra hepimizin,tüm insanların bir olduğu düştü zihnime.
Madem hepimiz aynıydık istediklerimizle – istemediklerimizle,madem aynı duyguları hissediyorduk üç aşağı beş yukarı ,kimin ağzından dinlediğimizin de bir önemi yoktu o halde hikayeyi.Neticede hepimiz sadece insandık.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kız arkadaşımdan ayrılıp durağa geldiğimde öyle aman aman bir kalabalık yoktu.Elli beş altmış yaşlarında bir amca,bir de yirmi sekiz otuz yaşlarında,çocuklu,saçları gözükmeyen bir anne vardı.Hatırlayabildiğim kadarıyla bir de on sekiz yirmi yaşlarında siyahlar giymiş genç bir kız da duraktaydı.Çok beklemeden geldi otobüs. En arkaya geçip insanların ne iş yaptıklarını,mizaçlarını çıkartmaya çalışmak yolculuklarımın en zevkli eğlencesidir.
Benimle binen anne,çocuğunu kucağına almış yavaş yavaş uyutmaya çalışıyordu.Çocuk da sonsuz güven duyduğu annesine küçücük kollarıyla sarılmış,göz kapaklarının inmesine engel olmaya çalışıyordu.Bu görüntü bende insanoğlunun aslında ne kadar çaresiz ,ne kadar da güvenmeye muhtaç olduğu duygusu uyandırıyordu.Öylesine masum bir görüntüydü ki müzeye elimde olsa müzeye kaldırırdım.
Aynı duraktan bindiğim adam ise gazetesinin neredeyse ölüm ilanlarını bile okuyacaktı. Tahminime göre diğer birçok emekliler gibi kahvehaneye gidip diğer emeklilerle gazetesini takas ediyor, böylece tüm haberleri en ince ayrıntısına kadar öğrenebiliyordu.
Bir iki adım ötemde de okul formaları içinde bir kızla bir çocuk duruyordu. Çocuğun yüzü çok fazla mastürbasyon yaptığı için irinsiz sivilcelerle kaplanmış, neredeyse yüzü gözükmüyordu.Kız ise şişman,saçları çıkışmış ve yüzüne yakışmayan,çirkin duran gözlüklü biriydi.Görüntülerine aldırmadan ,artık büyüdüklerini etrafa ilan etmek ister gibi bağıra çığıra konuşuyorlardı siyasetten.
Yandan geçen gümüş rengi bir araba çarptı gözüme.Karı koca hararetli hararetli tartışırken arka koltuktaki küçücük bir kızla göz göze geldik.Sonra herkes bakışını içinde bulunduğu araca kaydırdı.
Otobüs durağa yanaştığında şişman bir hanım teyze bindi arabaya. Başında yeşil bir başörtüsü;üzerinde de başörtüsüne uygun -yaprak desenli bir bluz-,ten rengi çorapları ve kreme çalan ayakkabıları vardı.Otobüsün demirlerine tutunup kendini yukrıya çekerken bissss (“Bismillah “ diyecek ama bu işe o kadar konsantre olmuş ki sadece bisss duyuluyor) diyor.Boş koltuğa sallana sallana yaklaşırken yüksek sesle konuşan öğrencilere de ters bir bakış fırlatmayı ihmal etmiyor.
Yanına oturduğu yaşıtı kadınla da koyu bir sohbete giriyor.Ben otobüsten inene kadar belediyenin hizmetlerinden olimpiyatlara kadar birçok konuda konuşuyorlar.
Duraklar geçtikçe kalabalıklaşıyordu otobüs. İşten çıkmış,yorgun ve ter kokulu işçiler,altınlı kabul günlerinden gelen ve yeni edikleri son dedikoduları otobüste değerlendirmeye devam eden süslü teyzeler,dersten kaçar gibi çıkmış dershane öğrencileri. . .
Ben de farklı hayatların,farklı yaşayışların izlerini sürüyordum aynı insanlar üzerinde.
İnme vaktim gelmişti.Tam ben inerken bıyıklı,esmer,siyah saçlı,kara kaşlı kara – gözlü,devlet memuru görünüşlü biri biniyordu araca.
On dakikadır beklediğim arkadaşım hala gelememişti.Ben de can sıkıntısından sağa sola bakmaya başlamıştım.Milleti korumak için orda bekleyen polisler,anıtta resim çektirenler,birbirlerini bekleyenler,metrodan ya da otobüsten inip bekleyenlerinin yanına gidenler.Beyoğlu  çadırmış da sanki onu ayakta tutuyormuş gibi duran The Marmara oteli,yanındaki küçük otelleriSıraselviler’deki dönerciler. . .Hepsi de bir şenlik alanını andırıyordu.
Her birine teker teker insanlarıyla baktım.İnsanların da yapıların da kaderlerini değiştiremeyeceklerine olan inançları,çaresizlikleri yüzlerine çökmüş ,sanki ağlayacakları.Eskiden insanlar sevilir,eşyalar kullanılırdı.Şimdiyse insanlar kullanılır,eşyalar sevilir olmuştu.Belki de ondandı.
Arkadaşım sonunda gelebilmişti.İstiklal’e doğru giderken her geldiğimde beni alan şaşkınlık gene yapmıştı yapacağını ve ben gene hayret ediyordum burda bu kadar insanın oluşuna.Hepsi de birbirlerinden farklı görünüyorlardı.Kiminin saçı pembe,kimininki de turuncu ve dikti.Hele bazıları vardı ki dudağını,kaşını deldirip metal parçaları kıstırıvermişlerdi oralara.Bazıları da vardı ki kollarını,bacaklalarını kara kara dövmelerle kaplatmışlardı.
Bunları görmüştüm İstanbul’da  arkadaşımdan ayrılmadan önce.Kendi kendime inerken tünele doğru değişik yaşamlar görüyordum.En ilginci de bir travestininkiydi.Erkeğe benziyordu ama kadındı galiba,üstelik fahişeydi de.
Her ilin plaka kodunu ezbere bilip özel günleri unutan Türk erkeğine laf atıyor,bu aptalların sex objesi olarak gördüğü her şeyi cümlesine katan hayat kadını bir de göğüslerinin büyük çoğunluğunu açıkta bırakan bir t-shırt ile bacaklarının sadece bir karışını örtebilen bir etekle salınınca kafasından başka her yeri kıl dolu bu adamları kandırıp para kazanacağını tahayyül ediyordu besbelli.
Karaköy’e doğru yol alınca baya, bir dilenci yanaştı yanıma.Dilenciye belleğimi derinlerinde ileride sakat kalabileceğimi düşünerek birkaç kuruş verdim.Biraz daha gidince bir dilenci yanaştı yanıma.Gençti ve hiçbir engeli yoktu,çalışabilirdi yani,tembeldi.Bilincimin derinliklerinde ileride tembel olmayı kendime yakıştıramayıp görmezlikten geldim onu.
Sonunda Karaköy’e inmiştim. Bir köprü çıkmıştı karşıma.Dikkatimi ilk çeken de balık ekmek teknesiydi.Üzerinde tüten dumanlar,önündeki kalabalık ve önünde birikmiş farklı hayatlar beni kendisine doğru çekmişti.
Balık ekmek teknesine doğru ilerlerken onlarca kişi köprünün üzerinde balık tutuyordu Zaman gazetesinin logosundaki lacivertlikten arkasındaki güçlerin karanlığına gömülen havada.
Kimi tuttuğu balıkları kovanın içindeki suda yüzdürüyor,kimi de susuz kaplara atıp,her tutulduğunda evde bekleyen insanların karnını doyurabilme kaygısını biraz daha azaltan balıkları herkesin gözü önünde can çekiştire can çekiştire ölüme tek ediyorlardı.
Her tramvay ya da metro geçtiğinde sallanan bu köprüde çok çeşitli insanların ayrıntılı portreleri yer alıyordu.Aileler vardı,kızkıza gezmeye gelmiş arkadaşlar,erkek sürüsü şeklinde dolaşanlar,şımarıklık tapan küçük çocuklar,kızları yiyecekmiş gibi bakanlar. . .
Eminönü Camisi bayramlarda takım elbisesini giyip her zamanki yerine tüm haşmetiyle oturan ,bayram boyunca diri,canlı,konuşma ihtiyacını misafirlerle gideren,el öptürüp egosunu tatmin eden dedeler gibi orada öylece duruyordu.
Köprünün sonundaki merdivenlerin başında durup camiye bakınca sarı ışıklarla aydınlatılmış cami merdivenlerinde kuş yemi ve günün son simitlerini satmaya çalışan çocuğun gölgesi yerde geziniyor.Bu görüntüye inip kalkan kuşlar da katılınca Zeki Demirkubuz geliyor insanın aklına.
Sonunda emelime ulaşıp balık-ekmek teknesine varmıştım.Satıcı üzerine işlemeli bir yelek,başına da fes geçirmişti.Sıraya girip aldıktan sonra yemeğimi boş bir iskemle aradım.Seyyar satıcın birinden de şalgam suyu alıp mideme bayram ettirecektim.Tam o anda bir simitçiyle göz göze  geldik.Gülümsedim.
Her gün sabah beşte kalkar -Balat’ta- eviminyanındaki fırından alırım bu sıcak gevrekleri.Onları tablama dizdikten sonra doğru Eminönü Meydanı’na .Burda yüzlerce insanla muhatap olurum,onlarcasına da simit satarım.Her türlü insana rastlarsın burda senin anlayacağın.Üç kağıtçısı,yalancısı,dolancısı,zengini,fakiri safı. . .Eeee boşuna dünyanın baş kenti demezler yaburaya.Güzel yerdir de hem.Elin gâvuru onca yolu boşuna tepecek değil ya.Keşke evdeki durumlar da İstanbul’unkisi gibi olsa.Eve bir giderim karı dırdırı hiç durmaz,olmadık şeylerden kavga çıkarır.Ütü yaparım,ütü masasının örtüsü yanarmış, ütüyü dik koyacakmışım.Çorabım nerede?  derim.Otuz yıldır öğrenemedin diye cıyak cıyak bağırır.Bir de neymiş efendim pismişim.Sifonu çekmezmişim.Su faturasını zor ödüyoruım zaten bir de her sıçtığımda 3 litre su mu harcayayım.Evde oturup yemek yiyoruz.Ağzımı şapırdatırmışım,ağzımın içi görünürmüş.Ne yapayım,yemeği burnumdan mı şimşireyim.Yemeğin hepsini yermişim onlara kalmazmış..Bütün gün sokaklarda dolaşıyorum simit satıp da evin nafakasını kazanayım diye.Yediğim iki lokmayı sayıyorlar.Sanki kendisi çok temiz.ağzını iki ayda bir yıkar.Lağım gibi kokuyor soluğu.Bıktım vallahi de billahi de bıktım.Çamaşır asarken kafası üstü çakılsa yere de kurtulsam.Öyle olmazsa uykusunda kaynar su döküp yakacağım.Hiç biri olmazsa çocuğu everdikten sonra boşayacağım.Ev de kira zaten.Ben burada üç kuruş kazanıyorum onlar için,ufak bir kavgada hemen “babamın saray gibi evi var orada” deyiveriyor.
Bir de çocuk var ellerinizden öper. Birinci sınıfta daha ama çok çalışıyor derslerine.Hepsi pek iyi.Okusun da kurtarsın kendini,biz çektik o çekmesin.Tüm gayretim onun için zaten.Okusa de kendine okumasa da ama okusun da onun derdi para olmasın.Benim şimdiki aklım olsa en yüksek tahsili yapardım.Çocuğumu okutacağım ben okuyamadım o okusun.Bak arkadaşın çocuğu yurt dışında beleş okuyor.Girdiydi bir sınava kazanmış.Zehir gibi kafa var çocukta Allah’ıma.Onun gibi olacak o da.Okutacağım onu.
Yalnızdı.
Yalnızlığı yalnız olduğundan değil,yalnızlığını söyleyecek kimse olmadığındı.
Başı iki elinin arasında öylece oturuyordu yatağının üzerinde ve evvelceki mutluluğundan ve heyecanından eser yoktu.
Yalnızlık sarmıştı dört bir yanını.Şehrini özlemişti ve anıları yüzünde tebessüme dönüşüyordu şimdi.Tebessümlerin kaynağı anıuların başını ise ramazan çekiyordu.Sahur vakti annesinin gelip kendisini  kaldırmasını,geçen davulcunun yanık sesini,hemen hızlı hızlı yiyip en kısa zamanda yatağına dönme telaşını özlüyordu.
İftarlar vardı bir de okunan ezanlardan sonra Güneş’in yemek yemeye gittiği.Güneş pılısını pırtısını toplamaya başlarken ablasıyla en yakındaki caminin şerefelerine bakarlardı yanmışlar mı diye.Hoca yemek yeme izninin ilk kelimesini ettiğinde bağırarak koşarlardı annelerine.Yenilen yemekten sonra baktıklarında dışarı,güneşin karanlıktan korkup kaçtığını görürlerdi.
Bir de iftara gitmek vardı onların lügatında.
Birbirini seven herkesin vermek için değil,paylaşmak için bir araya geldikleri o muhteşem anlardı.Böyle zamanlarda sıradanlaşarak özelleştiğini düşünürdü o.Ailenin bağlılığında sıradan birisiyken,sıradan olamayanlar içinse tanımsız bir özelleşmedeydi.
Ramazan akla gelince pide ve Sultan Ahmet Meydanı geri kalır mıydı hiç?
Şimdi kim bilir kaç İstanbullu sıcak pideyi bölüştürürken yoksul olduğu ama yoksun olmadığı için şükrediyordu yaradanına.
Sultan Ahmet ‘teki iftar somut bir şekilde aynı paydada buluşturuyordu insanları.Dükkanlardan yükselen ızgara dumanları,köfte kokuları,patlayan flaşlar,satıcıların kulak tırmalayan bağırışları.Şimdi hepsi burnunda tütüyordu.Hiç birisi kolay bulamadığı bilgisayarda radyo dinlerken duyduğu “İstanbul için iftar vakti” kadar duygulandırmamıştı onu.O lahza evini hayal etti.Tüm aile bireyleri masanın etrafına oturmuş ekmeği paylaşıp, onu  anıyorlardı yüreklerinde sadece, bir diğerinin canını daha da yakmamak için.