İstanbul’un Halleri
B
|
ir aşka tutuşmuştum ve aklımdaydı.Esas istediğim de bu oyunu
oynamaktı,kazanmak değil.Bu yüzden de devamlı hatırlatıyordum ona.
İki
kıta, bir cami,bir köprü,bir emektar iskele ,bir de ben vardık vardık ilk bakışta.Etrafa
şöyle bir göz atınca az ilerimdeki Salı görüverdim.Dikkat çekmek isteyen çocuk edasıyla bir sağa bir sola
sallanıyordu.Her defasında üzerindeki kırmızı ve yeşil çizgilere kadar batıyor
sonra kararını aniden değiştirmiş gibi dişer tarafa yatıyordu. Üzerimizde
uçuşan kuşlar da doğanın bu tabloya cömertçe sunduğu hediyeleriydi herhalde.
Yere
konmuş, o günkü rızkını arayan kuşları kovalamaya çalışan çocukların neşeli
seslerini fark ettim birden.Biraz onlara baktım.Hiçbir şeyin farkında olmayan,nereden
gelip nereye gittiğini bilmeyen bu küçük insanları seyrettim uzun sayılabilecek bir vakit.
Kuşlara doğru yürüyorlar ,kuşlar
korkup kaçınca da neşeli bir çığluk atıp ellerini çırpıyorlardı.Onlar
eğlendikçe çocukları o an için neşesi olmuş aileler de mutlu oluyorlardı.
El ele
tutuşmuş sevgililer çarptı gözüme sonra.Kimi çay içiyor,kimi sohbet ediyor kimi
de öyle aylak aylak gezerken içinde bulunduğu anın tadını sonuna kadar
çıkartmaya çalışıyordu.
Hiç
beklemediğim bir anda müezzinin ezana başlamasıyla kendime geldim.Neşeli küçük
çocukların kovalamaya çalıştığı ama artık insanlara alıştığı için sadece
yürüyerek yer değiştiren kuşlar da ezan sesiyle irkildilar.Orada bulunan
yaşlıcalardan birkaçı camiye doğru yöneldi.Çocukların aileleri de artık gitmeleri
gerektiğini söylediler birbirlerine ama çocuklar gitmek istemedikleri için beş
dakika daha orda kalmaya karar verdiler.Korkup uçan kuşlar tekrar geri gelip kaldıkları yerden devam
ediyorlardı rızıklarını aramaya.Ebeveynleri bu defa izin vermediler çocuklarına
kuşlara hunharca davranmaları için.Bunu üzerine canı sıkılan çocuğu oradan
ayrılmaya ikna etmek çok daha kolay oldu.
Rüzgar
kızmış da hıncını alıyormuş gibi daha da sert esmeye başladı.Önümdeki sandal
öyle bir sallanıyordu ki su almasına ramak kalmıştı.Benim de içimi alan
ürpermeye karşı hırkamın fermuarını çektim .
Sevgililere,evde
yapacak bir şeyler bulamadıkları için sabahtan akşama kadar okey taşlarını
şıngırdatan,arkamda oyun oynayan insanları süzdüm.onlar da benim farkıma
vardılar çok geçmeden.
Ben
diğer insanlarla ilgilenirken camide akşam namazı kılınıp bitmişti.Caminin müdavimleri camiden aheste
ahesta çıkarken ibadetlerini etmenin ve yaradana olan borçlarını anında
ödemenin verdiği huzuru yüzlerine yansıtmışlardı bile.Huzurtla sarılı bu
görüntü çok da uzun sürmedi.Ahali hararetle tartışarak ayrıldı caminin
çevresinden.Ya iamama kızmışlardır dedim kendi kendime ya da belediye başkanını
çekiştiriyorlardır.
Karnımın acıktığını
hissediyordum.
Akşam ezanından sonra uzak
diyarlara gitmeyi planlayan güneş hazırlıklarını tamamlayıp ortaluığı kızıla
boyarken beni de bir hüzün aldı ki sormayın.Asya’nın en uzak yerlerine baktım
daha da uzaktakileri düşünerek.Sonra hepimizin,tüm insanların bir olduğu düştü
zihnime.
Madem hepimiz aynıydık istediklerimizle
– istemediklerimizle,madem aynı duyguları hissediyorduk üç aşağı beş yukarı
,kimin ağzından dinlediğimizin de bir önemi yoktu o halde hikayeyi.Neticede
hepimiz sadece insandık.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kız arkadaşımdan ayrılıp durağa
geldiğimde öyle aman aman bir kalabalık yoktu.Elli beş altmış yaşlarında bir
amca,bir de yirmi sekiz otuz yaşlarında,çocuklu,saçları gözükmeyen bir anne
vardı.Hatırlayabildiğim kadarıyla bir de on sekiz yirmi yaşlarında siyahlar
giymiş genç bir kız da duraktaydı.Çok beklemeden geldi otobüs. En arkaya geçip
insanların ne iş yaptıklarını,mizaçlarını çıkartmaya çalışmak yolculuklarımın
en zevkli eğlencesidir.
Benimle binen anne,çocuğunu
kucağına almış yavaş yavaş uyutmaya çalışıyordu.Çocuk da sonsuz güven duyduğu
annesine küçücük kollarıyla sarılmış,göz kapaklarının inmesine engel olmaya
çalışıyordu.Bu görüntü bende insanoğlunun aslında ne kadar çaresiz ,ne kadar da
güvenmeye muhtaç olduğu duygusu uyandırıyordu.Öylesine masum bir görüntüydü ki
müzeye elimde olsa müzeye kaldırırdım.
Aynı duraktan bindiğim adam ise
gazetesinin neredeyse ölüm ilanlarını bile okuyacaktı. Tahminime göre diğer
birçok emekliler gibi kahvehaneye gidip diğer emeklilerle gazetesini takas
ediyor, böylece tüm haberleri en ince ayrıntısına kadar öğrenebiliyordu.
Bir iki adım ötemde de okul
formaları içinde bir kızla bir çocuk duruyordu. Çocuğun yüzü çok fazla
mastürbasyon yaptığı için irinsiz sivilcelerle kaplanmış, neredeyse yüzü
gözükmüyordu.Kız ise şişman,saçları çıkışmış ve yüzüne yakışmayan,çirkin duran
gözlüklü biriydi.Görüntülerine aldırmadan ,artık büyüdüklerini etrafa ilan
etmek ister gibi bağıra çığıra konuşuyorlardı siyasetten.
Yandan geçen gümüş rengi bir
araba çarptı gözüme.Karı koca hararetli hararetli tartışırken arka koltuktaki
küçücük bir kızla göz göze geldik.Sonra herkes bakışını içinde bulunduğu araca
kaydırdı.
Otobüs durağa yanaştığında şişman
bir hanım teyze bindi arabaya. Başında yeşil bir başörtüsü;üzerinde de
başörtüsüne uygun -yaprak desenli bir bluz-,ten rengi çorapları ve kreme çalan
ayakkabıları vardı.Otobüsün demirlerine tutunup kendini yukrıya çekerken bissss
(“Bismillah “ diyecek ama bu işe o kadar konsantre olmuş ki sadece bisss duyuluyor)
diyor.Boş koltuğa sallana sallana yaklaşırken yüksek sesle konuşan öğrencilere
de ters bir bakış fırlatmayı ihmal etmiyor.
Yanına oturduğu yaşıtı kadınla da
koyu bir sohbete giriyor.Ben otobüsten inene kadar belediyenin hizmetlerinden
olimpiyatlara kadar birçok konuda konuşuyorlar.
Duraklar geçtikçe
kalabalıklaşıyordu otobüs. İşten çıkmış,yorgun ve ter kokulu işçiler,altınlı
kabul günlerinden gelen ve yeni edikleri son dedikoduları otobüste
değerlendirmeye devam eden süslü teyzeler,dersten kaçar gibi çıkmış dershane
öğrencileri. . .
Ben de farklı hayatların,farklı
yaşayışların izlerini sürüyordum aynı insanlar üzerinde.
İnme
vaktim gelmişti.Tam ben inerken bıyıklı,esmer,siyah saçlı,kara kaşlı kara –
gözlü,devlet memuru görünüşlü biri biniyordu araca.
On dakikadır beklediğim arkadaşım
hala gelememişti.Ben de can sıkıntısından sağa sola bakmaya başlamıştım.Milleti
korumak için orda bekleyen polisler,anıtta resim çektirenler,birbirlerini
bekleyenler,metrodan ya da otobüsten inip bekleyenlerinin yanına
gidenler.Beyoğlu çadırmış da sanki onu
ayakta tutuyormuş gibi duran The Marmara oteli,yanındaki küçük
otelleriSıraselviler’deki dönerciler. . .Hepsi de bir şenlik alanını
andırıyordu.
Her birine teker teker
insanlarıyla baktım.İnsanların da yapıların da kaderlerini
değiştiremeyeceklerine olan inançları,çaresizlikleri yüzlerine çökmüş ,sanki
ağlayacakları.Eskiden insanlar sevilir,eşyalar kullanılırdı.Şimdiyse insanlar
kullanılır,eşyalar sevilir olmuştu.Belki de ondandı.
Arkadaşım sonunda gelebilmişti.İstiklal’e
doğru giderken her geldiğimde beni alan şaşkınlık gene yapmıştı yapacağını ve
ben gene hayret ediyordum burda bu kadar insanın oluşuna.Hepsi de
birbirlerinden farklı görünüyorlardı.Kiminin saçı pembe,kimininki de turuncu ve
dikti.Hele bazıları vardı ki dudağını,kaşını deldirip metal parçaları
kıstırıvermişlerdi oralara.Bazıları da vardı ki kollarını,bacaklalarını kara
kara dövmelerle kaplatmışlardı.
Bunları görmüştüm
İstanbul’da arkadaşımdan ayrılmadan
önce.Kendi kendime inerken tünele doğru değişik yaşamlar görüyordum.En ilginci
de bir travestininkiydi.Erkeğe benziyordu ama kadındı galiba,üstelik fahişeydi
de.
Her ilin plaka kodunu ezbere
bilip özel günleri unutan Türk erkeğine laf atıyor,bu aptalların sex objesi
olarak gördüğü her şeyi cümlesine katan hayat kadını bir de göğüslerinin büyük
çoğunluğunu açıkta bırakan bir t-shırt ile bacaklarının sadece bir karışını
örtebilen bir etekle salınınca kafasından başka her yeri kıl dolu bu adamları
kandırıp para kazanacağını tahayyül ediyordu besbelli.
Karaköy’e doğru yol alınca baya,
bir dilenci yanaştı yanıma.Dilenciye belleğimi derinlerinde ileride sakat
kalabileceğimi düşünerek birkaç kuruş verdim.Biraz daha gidince bir dilenci
yanaştı yanıma.Gençti ve hiçbir engeli yoktu,çalışabilirdi yani,tembeldi.Bilincimin
derinliklerinde ileride tembel olmayı kendime yakıştıramayıp görmezlikten
geldim onu.
Sonunda Karaköy’e inmiştim. Bir
köprü çıkmıştı karşıma.Dikkatimi ilk çeken de balık ekmek teknesiydi.Üzerinde
tüten dumanlar,önündeki kalabalık ve önünde birikmiş farklı hayatlar beni
kendisine doğru çekmişti.
Balık ekmek teknesine doğru
ilerlerken onlarca kişi köprünün üzerinde balık tutuyordu Zaman gazetesinin
logosundaki lacivertlikten arkasındaki güçlerin karanlığına gömülen havada.
Kimi tuttuğu balıkları kovanın
içindeki suda yüzdürüyor,kimi de susuz kaplara atıp,her tutulduğunda evde
bekleyen insanların karnını doyurabilme kaygısını biraz daha azaltan balıkları
herkesin gözü önünde can çekiştire can çekiştire ölüme tek ediyorlardı.
Her tramvay ya da metro geçtiğinde
sallanan bu köprüde çok çeşitli insanların ayrıntılı portreleri yer alıyordu.Aileler
vardı,kızkıza gezmeye gelmiş arkadaşlar,erkek sürüsü şeklinde
dolaşanlar,şımarıklık tapan küçük çocuklar,kızları yiyecekmiş gibi bakanlar. .
.
Eminönü Camisi bayramlarda takım
elbisesini giyip her zamanki yerine tüm haşmetiyle oturan ,bayram boyunca
diri,canlı,konuşma ihtiyacını misafirlerle gideren,el öptürüp egosunu tatmin
eden dedeler gibi orada öylece duruyordu.
Köprünün sonundaki merdivenlerin
başında durup camiye bakınca sarı ışıklarla aydınlatılmış cami merdivenlerinde
kuş yemi ve günün son simitlerini satmaya çalışan çocuğun gölgesi yerde
geziniyor.Bu görüntüye inip kalkan kuşlar da katılınca Zeki Demirkubuz geliyor
insanın aklına.
Sonunda
emelime ulaşıp balık-ekmek teknesine varmıştım.Satıcı üzerine işlemeli bir
yelek,başına da fes geçirmişti.Sıraya girip aldıktan sonra yemeğimi boş bir
iskemle aradım.Seyyar satıcın birinden de şalgam suyu alıp mideme bayram
ettirecektim.Tam o anda bir simitçiyle göz göze geldik.Gülümsedim.
Her gün sabah beşte kalkar
-Balat’ta- eviminyanındaki fırından alırım bu sıcak gevrekleri.Onları tablama
dizdikten sonra doğru Eminönü Meydanı’na .Burda yüzlerce insanla muhatap
olurum,onlarcasına da simit satarım.Her türlü insana rastlarsın burda senin anlayacağın.Üç
kağıtçısı,yalancısı,dolancısı,zengini,fakiri safı. . .Eeee boşuna dünyanın baş
kenti demezler yaburaya.Güzel yerdir de hem.Elin gâvuru onca yolu boşuna
tepecek değil ya.Keşke evdeki durumlar da İstanbul’unkisi gibi olsa.Eve bir
giderim karı dırdırı hiç durmaz,olmadık şeylerden kavga çıkarır.Ütü yaparım,ütü
masasının örtüsü yanarmış, ütüyü dik koyacakmışım.Çorabım nerede? derim.Otuz yıldır öğrenemedin diye cıyak
cıyak bağırır.Bir de neymiş efendim pismişim.Sifonu çekmezmişim.Su faturasını
zor ödüyoruım zaten bir de her sıçtığımda 3 litre su mu harcayayım.Evde oturup
yemek yiyoruz.Ağzımı şapırdatırmışım,ağzımın içi görünürmüş.Ne yapayım,yemeği
burnumdan mı şimşireyim.Yemeğin hepsini yermişim onlara kalmazmış..Bütün gün
sokaklarda dolaşıyorum simit satıp da evin nafakasını kazanayım diye.Yediğim
iki lokmayı sayıyorlar.Sanki kendisi çok temiz.ağzını iki ayda bir yıkar.Lağım
gibi kokuyor soluğu.Bıktım vallahi de billahi de bıktım.Çamaşır asarken kafası
üstü çakılsa yere de kurtulsam.Öyle olmazsa uykusunda kaynar su döküp
yakacağım.Hiç biri olmazsa çocuğu everdikten sonra boşayacağım.Ev de kira
zaten.Ben burada üç kuruş kazanıyorum onlar için,ufak bir kavgada hemen
“babamın saray gibi evi var orada” deyiveriyor.
Bir de
çocuk var ellerinizden öper. Birinci sınıfta daha ama çok çalışıyor
derslerine.Hepsi pek iyi.Okusun da kurtarsın kendini,biz çektik o çekmesin.Tüm
gayretim onun için zaten.Okusa de kendine okumasa da ama okusun da onun derdi
para olmasın.Benim şimdiki aklım olsa en yüksek tahsili yapardım.Çocuğumu
okutacağım ben okuyamadım o okusun.Bak arkadaşın çocuğu yurt dışında beleş
okuyor.Girdiydi bir sınava kazanmış.Zehir gibi kafa var çocukta Allah’ıma.Onun
gibi olacak o da.Okutacağım onu.
Yalnızdı.
Yalnızlığı yalnız olduğundan değil,yalnızlığını
söyleyecek kimse olmadığındı.
Başı iki elinin arasında öylece
oturuyordu yatağının üzerinde ve evvelceki mutluluğundan ve heyecanından eser
yoktu.
Yalnızlık sarmıştı dört bir
yanını.Şehrini özlemişti ve anıları yüzünde tebessüme dönüşüyordu
şimdi.Tebessümlerin kaynağı anıuların başını ise ramazan çekiyordu.Sahur vakti
annesinin gelip kendisini
kaldırmasını,geçen davulcunun yanık sesini,hemen hızlı hızlı yiyip en
kısa zamanda yatağına dönme telaşını özlüyordu.
İftarlar vardı bir de okunan ezanlardan
sonra Güneş’in yemek yemeye gittiği.Güneş pılısını pırtısını toplamaya
başlarken ablasıyla en yakındaki caminin şerefelerine bakarlardı yanmışlar mı
diye.Hoca yemek yeme izninin ilk kelimesini ettiğinde bağırarak koşarlardı
annelerine.Yenilen yemekten sonra baktıklarında dışarı,güneşin karanlıktan
korkup kaçtığını görürlerdi.
Bir de iftara gitmek vardı
onların lügatında.
Birbirini seven herkesin vermek
için değil,paylaşmak için bir araya geldikleri o muhteşem anlardı.Böyle
zamanlarda sıradanlaşarak özelleştiğini düşünürdü o.Ailenin bağlılığında
sıradan birisiyken,sıradan olamayanlar içinse tanımsız bir özelleşmedeydi.
Ramazan akla gelince pide ve
Sultan Ahmet Meydanı geri kalır mıydı hiç?
Şimdi kim bilir kaç İstanbullu
sıcak pideyi bölüştürürken yoksul olduğu ama yoksun olmadığı için şükrediyordu
yaradanına.
Sultan Ahmet ‘teki iftar somut
bir şekilde aynı paydada buluşturuyordu insanları.Dükkanlardan yükselen ızgara
dumanları,köfte kokuları,patlayan flaşlar,satıcıların kulak tırmalayan
bağırışları.Şimdi hepsi burnunda tütüyordu.Hiç birisi kolay bulamadığı
bilgisayarda radyo dinlerken duyduğu “İstanbul için iftar vakti” kadar
duygulandırmamıştı onu.O lahza evini hayal etti.Tüm aile bireyleri masanın
etrafına oturmuş ekmeği paylaşıp, onu anıyorlardı yüreklerinde sadece, bir
diğerinin canını daha da yakmamak için.